Okuyuş

Affetmek, En Çok Affedenin İhtiyacı

Affetmek, En Çok Affedenin İhtiyacı

İnsanız herbirimiz. Hatalar yapıyor, hatalara maruz kalıyoruz. Kimi zaman farkında olmadan, kimi zaman bilinçli olarak kırıp döküyoruz gönülleri. Ve aynı şekilde kırılıyoruz, incitiliyoruz. Bazen bile isteye, bazen de bilinçsizce. Çoğu zaman, dünyalık bir telaş giriyor sevdiklerimizle aramıza. Ya bir miras meselesi, ya da bir avuç toprakla doyacak gözümüzün açlığı sebep oluyor kırgınlıklara. Çok mal çok mutluluk getirir sanıyoruz, mutsuz zenginlerin çokluğunu farketmeden. Kimi zaman da siyasetin sert dili kılıçtan keskin bir hal alıveriyor. Hep biz haklı, karşı taraf yanlış yolda gibi. Sonra; sanki düşman gibi saldırıyoruz sevdiklerimize. İkna edersek vatanı kurtaracağız sanıyoruz, unutarak farklılıkların zenginliğimiz olduğunu.

Bitmiyor kavgamız; evlatlarımızı, mallarımızı yarıştırıyoruz, mülkün gerçek sahipleriymişiz gibi. Süslü sözcüklere sarıp nispetlerimizi, sevdiğimiz dostlarımızın, akrabalarımızın, komşularımızın önüne koyuyoruz. Böylece aç olan ruhumuz tatmin olur sanıyoruz. Oysa ki, insanın ruhunun açlığı; kendisi gibi düşünmeyen birini ikna etmekle, malla, evlatla övünmekle son bulmaz. Sonra aç kalan ruhumuzla öfkeler biriktirmeye başlıyoruz, başkalarını suçlayarak. Suçladıkça başkalarını, haklı çıkarız, haklı çıktıkça mutlu oluruz sanıyoruz. Öyle de olmuyor çoğu zaman; öfke ve kırgınlıkla oluşmuş bir mutsuzluk hali kalıyor geride. Bir de, gönlü kırılmış, yüreği yaralanmış insanlar kalıyor, gönül almaya çaba sarfetmediğimizden. Öyle diyor ya Yunus Emre:

Ey hoca! İstersen var bin hacca
Hepsinden iyice; bir gönüle girmektir.

Ya da:

Kırdın ise bir gönül; bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil.

 

Hani eskiden tekkelerde iki soru sorarlarmış. Birinci soru: Bugün gönül kırdın mı? İkinci soru: Namazını kıldın mı? Birinci soruya evet diyene ikinci soruyu sormazlarmış.  Gönül kırmak, hatır yıkmak bu kadar çok önemsenirmiş. Şimdilerde ne oldu bize bilmiyorum. Kalp kırmak, gönül yıkmak öyle kolay bir hale geldi ki; bu durumu önemseyenlerimizin sayısı bile çok azaldı. Kalp kırmaktan imtina etmek şöyle dursun, kırdığımız gönülleri geri kazanmaya dahi çaba sarfetmiyoruz. Ve bu çabadan uzak duruşumuzu; karşı tarafın hatalı, kendimizin haklı oluşuyla gerekçelendiriyoruz. Sanki sadece hatalı olanın ilk adımı atması şartmış gibi, sarılıyoruz haklılığımıza ve ayak diretiyoruz.

Affetmeyi acizlik, pes etmişlik, yenilmişlik gibi görüyoruz. Affetmeyi, karşımızdakine verilecek bir lütuf gibi algılıyoruz. Af; en çok affedilenin işine yararmış gibi düşünüyoruz. Halbuki, affetmek en çok affedenin ihtiyacı.  Öfkeyi ve kırgınlığı üzerimizde barındırdıkça, bize zararı oluyor bu duyguların. Çürümüş, bozulmuş bir yiyecek nasıl etrafı kokutmaya başlarsa; bu duygular da bize o şekilde rahatsızlık vermeye başlıyor. Ancak yine de affetmeyi bir türlü gündemimize almıyoruz. Merhametten dem vuruyoruz, merhamet timsali bir peygamberin ümmeti olmakla gururlanıyoruz ancak o peygamberin; amcasını vahşice katleden bir kişiyi bile affettiğini unutuyoruz. Tayif’de kendisini taşa tutanlara dahi merhamet ve hidayet dilemesi hiç hatırımıza gelmiyor. Oysa aradan asırlar geçmesine rağmen ve taş atanlardan hiç bir kimse hatırlanmazken; Hz. Muhammed (sav.) unutulmuyor.

Bu durum da gösteriyor ki; affetmek için hatalı tarafın duruşuna, tavrına bakmaya gerek yoktur. İnsan kendine ait bir erdem ile hareket etmeli ve doğruyu ortaya koymalıdır.  Unutmayalım,  haklı olmasına rağmen affedebilenler kazançlı çıkar. Ve affetmekle insan en büyük iyiliği kendisine yapar.

HALİL ALPTEKİN

Önceki